Bilmezden Geldiğimiz: Bilinmeyen
Bir Kadının Mektubu
“ ‘Beni
hiçbir zaman tanımamış olan sana’ diye atılmıştı başlık. R. şaşkınlıkla
duraksadı, bu mektup ona mı yazılmıştı yoksa, hayali birine mi? Merakı aniden
uyandı ve okumaya başladı.” diye başlayan bu kitapta sayfalar arasında
hızla ilerlerken son sayfaya geldiğimizde bu satırlar ile en başa dönüveriyoruz.
Stefan Zweig ile tanışmama aracı olan bu eserinde aramızdan, belki yanıbaşımızdan
bir kişinin görünmez varlığı ile çektiği aşk dolu ızdırabı kendi dilinden
okuyoruz. Muhakkak ki çevremizde görmediğimiz bilmediğimiz çok olay var, olacak
da. Şu da var ne yazık ki gördüğümüzü bildiğimizi sandığımız çok şey de var.
Nedenini sorgulamadığımız, üstünkörü geçip gittiklerimiz. Kısaca terk
ettiklerimiz. Ya arka planda olanlar? Acı çeken yürekler ve gamsız acı
çektirenler. Hayat da böyle ikiyüzlüdür, sakın ha bu kötü bir şey değildir. Yayılmamış
içinde kalmış oldukça saf bir duygu buradaki aşk. Yıllar geçmiş; ana
karakterimiz büyümüş, olgunlaşmış, görünüş olarak şekil değiştirmiş ancak bir
türlü aşık olduğu adama aynı ben olduğunu her ne kadar gözlerine doğrudan baksa
da anlaşılır kılamamıştır. Onun için sıradan cazibeli bir kadından öteye
geçememiştir. Tıpkı karanlık bir geceyi aydınlatan milyonlarca adsız ve farksız
yıldızdan biri gibi. Oysa kadın, umudunu kaybetmemişti gelecek seferler için.
Acıdır ki bu hiçbir zaman gerçek olamadı. Genç bir kızken, onu görebilmek için
yaptıkları bir kapının ardında, aynı apartmanda, karşılıklı dairelerde onun
varlığından bihaber oluşu ile duyduğu kalp atışlarını Zweig’in eşsiz
anlatımıyla adeta bizler de hissediyoruz. İçinde yaşadığı duygular baharda
canlanan doğayı, kadın ruhunu ve karakterimizin o kırılgan iç dünyasını bir
arada sunarken büyüyen karakter içindeki aşkı asla yitirmiyor. Konuşamıyor,
susamıyor da. Kendi içinde yaşadığı duyguları yıllar boyu sürüyor ta ki talihin
o kara vaktine dek. Ve karakterimizin de belirttiği gibi ölülerin beklentisi olamaz o vakitten sonra.
Hele de “İnsanlar arasında yalnız
kalmaktan daha korkunç bir şey yoktur.” Diyen adsız sessiz sedasız ise
karakterimiz. Kendini, onu hiçbir şekilde tanımayan – tanıyamayan bihaber sevgiliye
ve melek ruhlu çocuğu ile dayanamıyor ve terk ediyor yalnız dünyayı. Okudukça
gözler nemleniyor, acaba kaç tane böyle seven vardır dünyada diye düşündürüyor.
Bilemeyiz ki, diller susup kalplerimiz kör olunca. Sevmek, sevgi, aşk, … uzayıp
giden duygu kelimelerini layığı ile kullanmayıp katledenimiz azımsanmayacak
kadar çok. Bencilleşmenin sonucu olarak toplumda bireyler birbirini, hislerini
dışarda tutuyor, etrafında yalnızca kendini görmek, kendinden bahsedilmesini,
övülmeyi, sadece ama sadece kendisinin merkezde olmasını istiyor tabii bunun
dereceleri var. Kimimiz bastırabiliyoruz, okudukça, izledikçe ya da en önemlisi
kalabalıklara insanlarla diyaloglara dahil oldukça ben’i biz haline getirmeye başlıyoruz.
Keşke karakterimizi de –biz- haline getirebilseydik. Acıdır ki adını
bilemiyoruz, hiç dokunamadık, bilemedik acılarını. Kapanınca kalabalıklar
içinde bireyin kapıları kolay kolay dışarı çıkamıyoruz, kapana kısılmış yaşar
gibi davranıp yaşıyoruz güya sonra da ölür gibi ölüyoruz. Zannediyorum, Zweig’dan
bundan çok muzdaripti. Bu tespitimde karakterimizin bir cümlesi onun yalnızlığı
bizlere hissettiriyor: “Ama senden
kaçtım; sana sırrımı açmaktansa budala gibi gözükmeyi tercih ettim.” Sözün
bittiği susup kaldığımız yer.
Yorumlar
Yorum Gönder